Merhaba kıymetli okuyucularım,
Bugün sizlerden sıkça gelen, hepimizin merak ettiği, üzerinde biraz düşündüğümüzde aslında sandığımızdan çok daha derin bir geçmişe kapı aralayan bir soruya açıklık getirmek istiyorum: "Ülkemizin en eski üniversitesi hangisidir?"
Bu soru ilk başta kulağa basit gelse de, cevabı Türkiye'nin eğitim tarihindeki katmanlı yapıyı, kurumların evrimini ve kültürel mirasımızı anlamak adına harika bir fırsat sunuyor. Gelin, bu sorunun peşinden giderek eğitim mirasımızın derinliklerine birlikte inelim.
Bu soruyu bir uzmana sorduğunuzda veya genel kabul görmüş kaynaklara baktığınızda, büyük olasılıkla alacağınız ilk cevap İstanbul Üniversitesi olacaktır. Peki neden? Çünkü modern anlamda bir üniversite yapısına sahip, sürekli varlığını sürdüren ve tarihsel bir süreklilik arz eden kurumların başında gelir.
İstanbul Üniversitesi'nin kökleri, Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethinden hemen sonra, 1453 yılında kurduğu Sahn-ı Seman Medreseleri'ne kadar uzanır. Evet, yanlış duymadınız, fetihle birlikte sadece yeni bir şehre değil, aynı zamanda yeni bir eğitim vizyonuna da imza atılmıştır. Bu medreseler, o dönemin en ileri bilimlerini, fıkıh, tıp, astronomi, matematik gibi alanları bünyesinde barındıran, adeta bir "bilimler külliyesi" niteliğindeydi. Daha sonra bu gelenek, Osmanlı'nın modernleşme çabalarıyla 1846'da Darülfünun olarak yeniden şekillenmiş, nihayetinde ise Cumhuriyet'in ilanıyla 1933'teki üniversite reformuyla İstanbul Üniversitesi adını almıştır.
Bu kesintisiz kurumsal miras ve dönüşüm hikayesi, İstanbul Üniversitesi'ni "en eski" sıfatına layık kılan en güçlü argümandır. Bugün o tarihi binaların koridorlarında gezinirken, yüzlerce yıllık birikimin, bilimin ve öğrenme aşkının izlerini hâlâ hissedebilirsiniz. Ben de o koridorlarda birçok kez öğrencilik yıllarımda bu ruhu hissetmiş, derslerime farklı bir motivasyonla girmişimdir.
Peki, "üniversite" kelimesini modern, Batılı anlamdaki kurum olarak değil de, daha geniş bir perspektifle, yani yüksek öğrenim kurumu olarak ele alırsak ne olur? İşte o zaman Anadolu'nun kadim toprakları, bizi çok daha eski dönemlere götürür.
Türkiye coğrafyası, Selçuklular döneminden itibaren sayısız medreseye ev sahipliği yapmıştır. Bu medreseler, kendi zamanlarının birer üniversitesi niteliğindeydi. Tıp, astronomi, felsefe, matematik ve dini bilimlerin öğretildiği bu yapılar, özellikle 12. ve 13. yüzyıllarda Anadolu'yu bir bilim ve kültür merkezine dönüştürmüştü.
Aklımıza hemen bazı şaheserler geliyor:
Erzurum Çifte Minareli Medrese (13. yy): Mimarisinin ihtişamının yanı sıra, döneminin önemli bir bilim merkeziydi.
Konya Karatay Medresesi (13. yy): Bugün müze olarak gezebileceğiniz bu medrese, özellikle astronomi ve matematik eğitiminde öncüydü.
* Sivas Gök Medrese (13. yy): Yine Selçuklu mimarisinin incilerinden biri olup, dönemin ileri düzeyde eğitim veren kurumlarındandı.
Bu örnekler, Anadolu'daki yükseköğrenim geleneğinin ne kadar köklü olduğunu gösteriyor. Eğer "üniversite" tanımımızı genişletirsek, bu medreseler de Anadolu'nun çok daha önceki dönemlerden itibaren bilim ve irfanla yoğrulduğunun somut kanıtlarıdır. Yani İstanbul Üniversitesi en eski modern üniversiteyken, Anadolu'daki medreseler de yükseköğrenim ruhunun en eski temsilcileridir.
Osmanlı İmparatorluğu'nda 19. yüzyıl, modernleşme ve Batılılaşma çabalarının yoğunlaştığı bir dönemdi. Bu dönemde, geleneksel medrese sisteminin yanı sıra, Batı tarzı bilimlerin öğretildiği yeni bir kuruma ihtiyaç duyuldu. İşte bu ihtiyacın bir ürünü olarak Darülfünun, yani "Fenler Evi" ya da "Bilimler Evi" fikri ortaya çıktı.
Darülfünun'un temelleri 1846'da atıldı ancak çeşitli kesintiler ve yeniden açılmalarla dolu bir süreç yaşadı. Tam anlamıyla işlevsel hale gelmesi ve günümüzdeki üniversite yapısına benzer bir form kazanması 20. yüzyılın başlarına tekabül eder. Bu kurum, tıp, hukuk, edebiyat gibi farklı fakülteleri bünyesinde barındırarak modern üniversite modelinin ilk tohumlarını attı.
Cumhuriyet'in kurulmasıyla birlikte, ülkenin yeni vizyonuna uygun bir eğitim sistemi oluşturulması gerekliliği doğdu. 1933'teki üniversite reformuyla Darülfünun, İstanbul Üniversitesi'ne dönüştürülerek yeniden yapılandırıldı. Bu dönüşüm, sadece bir isim değişikliği değil, aynı zamanda eğitim felsefesinde, müfredatta ve akademik yapıda köklü bir değişimi ifade ediyordu.
Peki, neden bu soruya verilen cevaplar bazen farklılık gösterebiliyor? Bunun temel nedeni, "üniversite" kavramını nasıl tanımladığımızla ilgili.
Bu ayrımı anlamak, Türkiye'nin eğitim tarihindeki zenginliği ve çeşitliliği kavramak açısından hayati öneme sahip. Her iki tanım da kendi içinde haklıdır ve Türkiye'nin ne kadar köklü bir eğitim geleneğine sahip olduğunu göstermektedir.
Değerli okuyucularım, "Ülkemizin en eski üniversitesi hangisidir?" sorusunun cevabı, modern anlamda İstanbul Üniversitesi'dir. Ancak bu cevap, Türkiye coğrafyasının bin yıldır devam eden güçlü yükseköğrenim geleneğinin sadece bir parçasıdır. Selçuklu'dan Osmanlı'ya, Darülfünun'dan bugüne uzanan bu eğitim mirası, bizlere sadece köklü bir geçmiş değil, aynı zamanda geleceğe ışık tutan bir ilham kaynağı sunar.
Bu topraklarda yüzlerce yıldır bilim ve irfanın meşalesi hiç sönmedi. Bu zenginliğin farkında olmak, onu gelecek nesillere aktarmak ve bu birikim üzerine yeni başarılar inşa etmek hepimizin görevi. Unutmayalım ki, geçmişini bilmeyen geleceğine yön veremez. Eğitim mirasımıza sahip çıkmak, geleceğimizin de teminatıdır.
Sevgi ve bilimle kalın!